Çözüm degil çatışma yönetimi Konuk: Özge Genç

Bu bölümde, savaş–ateşkes–barış şeklinde bildiğimiz sıralamanın neden değiştiğini ele alıyoruz. Uluslararası ilişkilerde çatışma çözümüne yönelik yaklaşımların nasıl dönüştüğünü, ortaya çıkan bu yeni paradigmanın Türkiye’deki yeni çözüm sürecine nasıl yansıdığını ve Ermenistan’la normalleşme sürecini nasıl etkilediğini konuşuyoruz. Kısacası, barış ve çatışma çözümünü uluslararası ilişkilerin değişen dinamikleri üzerinden anlamaya çalışıyoruz.
Bu bölümün konuğu, Türkiye ve Orta Doğu’da demokrasi, barış ve güvenlik alanlarının kesişiminde çalışan politika analisti ve araştırmacı Özge Genç. Kendisiyle, değişen çatışma çözümü anlayışını ve bunun bölgesel siyasete etkilerini kapsamlı bir şekilde değerlendirdik.
Transcribed by TurboScribe. Go Unlimited to remove this message.
İE: Merhaba, anlaşmazlıklar üzerine yayınlar yaptığım Anlaşabiliriz'e hoş geldiniz. Ben İdil Elveriş. Anlaşabiliriz'de 8. sezonun 2. programında Türkçe bir bölümle yine karşınızdayım.
Lekspera'nın sponsor olduğu bu bölümde konuğum Özge Genç. Özge, Türkiye ve Orta Doğu'da demokrasi, barış ve güvenlik alanlarının kesişiminde çalışan bir politika analisti ve araştırmacı. Kendisiyle, son dönemlerdeki çatışmalarda gördüğümüz ateşkeslerin eskisi gibi barışa giden yolu yapmasını değil, bambaşka şeylere hizmet etmesini, bunun nedenlerini, bu yeni paradigmanın Türkiye'deki yeni çözüm sürecindeki izdüşümlerini ve son olarak da Ermenistan ile yaşanan normalleşmeye etkilerini konuştuk. Barışı ve çatışma çözümünü uluslararası ilişkilere bağladık da denebilir, Anlaşabiliriz de daha önce çok denemediğimiz bir yaklaşım biçimi. Lafı fazla uzatmadan Özge ile 17 Mayıs 2026'da yapmış olduğumuz mülakata geçeceğim hemen. Kendisini tanıtmayı programın sonuna bırakıyorum.
Özge, öncelikle hoş geldin. Birkaç hafta önce birlikte bir toplantıya katıldık ve Orta Doğu'da yaşanan ateşkesin bir savaşa ara verme aracına dönüştüğüne sen değindin aslında. Bunu biraz açmanı rica edebilir miyim? Niye böyle bir şey görüyoruz, ne söyleyebilirsin?
ÖG: Merhaba İdil, çok teşekkürler beni konuk olarak aldığın için. Birleşmiş Milletler özel raportörü Francesca Albanese toplantısından bahsediyorsun.
İE: Evet.
ÖG: Biz ateşkesi çoğu zaman -doğal olarak -savaşın durması, şiddetin kesilmesi, barışa doğru atılmış bir adım olarak görüyoruz. Ve gerçekten de ateşkesin böyle bir işlevi var. Sivillerin nefes almasını sağlıyor, çalışmanın ortasında. İnsani yardımın girmesini sağlıyor, yaralıların çıkarılmasını, esir rehine takasını sağlayabiliyor, müzakere kanallarının açılmasına imkan veriyor.
Ama bugünkü bölgesel ortamda, özellikle Orta Doğu coğrafyasından bahsediyor olacağım, bir parça daha belki genişletirim daha sonra, ama burada ateşkesler sadece savaşın durması anlamına gelmiyor günümüzde. Bazen savaşın başka şekillerde devam etmesi, yeniden düzenlenmesi ya da daha düşük maliyetle sürdürülmesi ya da daha büyük bir pazarlık için zaman kazanılması anlamına da geliyor.
Benim bu Albanese toplantısında söylediğim cümlelerden biri şuydu: “Cease fires, don't cease fires”. Yani ateşkesler ateşi kesmiyor, ateşi başka bir forma, başka bir coğrafyaya, başka bir zamana yayabiliyor. Ateşkesler ve barış planları, barış masaları her zaman insanlar ve topluluklar için güvenlik anlamına gelmiyor. Zaten artık kimse de buna inanmıyor ateşkes haberini duyduğunda. Bunlar çoğu zaman işte “tactical interruptions” yani çözülmemiş savaşın içindeki taktik aralar haline geliyor. O nedenle de ateşkese biraz daha böyle analitik bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Ben artık hani haberlere baktığımda ve ateşkes haberlerini aldığımda bunları analiz ederken şimdiki işimde şunu düşünüyorum: Yani bu ateşkes kime ne kazandırıyor, kime zaman kazandırıyor, kimin üzerindeki uluslararası baskıyı ya da ulusal baskıyı azaltıyor. Hangi aktöre “ben diplomasiye de açığım, ben savaşan bir aktör değilim sadece” deme imkanı sağlıyor. Hangi meseleyi çözüyor; hangisini erteliyor; sahadaki güç dengesini değiştiriyor mu; yoksa güç dengesini dondurma ihtiyacına mı hizmet ediyor? Bunlara bakmak gerekiyor gerçekten.
Bir de tabii ateşkesin imaj meşruiyet boyutu var. Yani ağır bir savaşın ardından ciddi uluslararası baskı altında kalan liderler, daha hostile, daha düşmanca davrananlar özellikle…. devletler ya da silahlı aktörler bazen kendi görüntülerini toparlamak için de kullanıyorlar bu ateşkesleri. Ve de ateşkesle birlikte tabii o çatışmaya duyulan ilgi de azalabiliyor. Çünkü bir sessizlik oluyor. Ama bu her zaman sahada gerçek bir dönüşüm olduğu anlamına gelmiyor.
Hatta sivillerin güvensizliği devam ediyor; askeri hedefler korunuyor; nüfuz alanları tahkim ediliyor. Yani bence bugünkü temel değişim şu: Savaş-barış artık iki ayrı dönem gibi yaşanmıyor. Eskiden zihnimizde daha çizgisel bir sıra vardı. Ya da ben Uluslararası İlişkiler öğrencisi olduğum için. Yani hepimizin aklında böyle bir sıra var: Savaş olur; ateşkes olur; müzakere olur; barış anlaşması olur ve normalleşme başlar.
Bugünse bu sıra çoğu yerde bozulmuş durumda. Savaş devam ederken diplomasi de devam ediyor. Diplomasi devam ederken askeri baskı da sürüyor. Askeri saldırılar da sürüyor. Ateşkes ilan ediliyor ama saldırılar devam ediyor. Barış planı konuşuluyor ama sahada yerinden edilme devam ediyor. Bütün bunlar bölgede şu anda yaşadığımız çatışmalarda duyduğumuz şeyler. Yani arabulucular devreye giriyor ama arabulucular hedef haline gelebiliyor. İşte bu İsrail'in barış planı tartışılırken Katar'daki Hamas ofisine yaptığı saldırı gibi mesela. Yani bu yüzden ateşkes bazen barışın başlangıcı olduğu kadar savaşın yeniden düzenlenme tekniği de olabiliyor.
Şimdi Lübnan-İsrail hattına baktığımızda mesela bunu çok net görüyoruz. Orada bir ateşkes çerçevesi var, bir arabuluculuklar var, diplomatik temaslar var. Ama ateşkese rağmen İsrail'in saldırıları devam ediyor. Ya da İsrail teritoryal olarak Güney Lübnan'da ilerlemeye devam ediyor. Yani çatışmanın bittiği anlamına gelmiyor yine ateşkes burada da. Daha çok çatışmanın hangi seviyede, hangi coğrafyada, hangi siyasi maliyetle sürdürüleceğini belirleyen bir çeşit yönetim çerçevesine dönüşüyor. Burada tabii çok önemli bir şey daha oluyor. Yine Lübnan'da, Gazze'de bunu görüyoruz. İran Savaşı'nda.
İE: Ukrayna'da da biraz bu var sanki değil mi? Bir ateşkes ilan ediliyor. İlan edilir edilmez üç saat sonra, bırakalım üç günü, yine başka bir şey oluyor. Yani bölge için konuşuyorum dedin ama aslında satır aralarında bunun sadece bölgeye maksus bir şey olmadığını da ifade ettin. Yanlış anlamadım değil mi?
ÖG: Tabii, tabii. Ve de şöyle bir şey de oluyor. Savaş müzakerenin sıfır noktasını değiştiriyor. Ve çatışmadan sonra masa kurulduğunda artık referans noktası çoğu zaman çatışma öncesi düzen olmuyor.Çatışmanın yarattığı yeni gerçeklik oluyor.
İE: Hürmüz Boğazı mesela artık buradan sanki para alınacakmış orası İran'ınmış gibi bir hava değil mi?
ÖG: Savaş öncesi böyle bir mesele yokken bir anda böyle bir mesele ortaya çıkıyor. Ya da bu mesela Lübnan örneğinde sürekli oluyor. İşte Güney Lübnan'da boşaltılan köyler hepsi, hasar gören altyapı, geri dönemeyen siviller…. Bunların hepsi yeni pazarlığın parçası haline geliyor. Tabii Gazze'de tablo çok daha ağır. Burada da işte ateşkes ve barış planı konuşuluyor. Pek çok aşaması olan bir düzenden bahsediliyor. Çatışma azalacak, insani yardım, esir değişimleri, Gazze'nin yönetimi yeniden inşa edilmesi, Filistin'in siyasi geleceği bütün bunlar çok aşamalı bir planın parçası olarak sunuluyor. Ama mesela burada da ilk aşamadan ikinci aşamaya geçiş bir türlü mümkün olmuyor. Yani ilk aşamada bir nefes, bir sessizlik, bir insani yardım kanalı açılıyor ve hatta biraz dünya kamuoyunun ilgisi de azalıyor, stabilize ediliyor. Fakat ikinci aşama, o temsil; işte yeniden inşa; güvenlik; siyasi çözüm falan bunlar hem savaşın yarattığı devasa yıkım üzerinden konuşmaya başlanıyor. Hem de bu aşamaya geçiş pek de mümkün olmuyor. Sadece bu aşamaya geçişin fikri konuşuluyor oluyor. Böyle bir sıfır noktasından başlanıyor her şeyi konuşmaya. Yani geçmişteki yaşananlar, bu çatışmanın tarihsel arka planı, occupation bunlar konuşulmuyor oluyor bir noktada.
İE: Niye hepsi bir anda böyle bir karmaşık hal aldı?
ÖG: Bunu iki farklı şekilde cevap verebilirim sanırım. Birincisi sorunların kökenine inmeden normalleşmeyi sağlamaya çalışmak daha kolay geliyor tabii. Diğeri çok daha zahmetli, çok daha maliyetli, çok daha uzun vadeli ve uzun sürecek olan bir süreç. Ve bu savaşlar da gerçekten, bu süreçler yani daha uzun vadeli sonuçları düşünülerek başlatılmıyor.
İE: Öyle bir zaman ve arzu da yok herhalde. Kısa başarılar, küçük başarılarla ilerlenmek isteniyor belki de. Bu işe yarasın, bir umut olsun onun üzerine bir şey koyalım gibi sanki.
ÖG: Evet, yani hem bu hem de daha rahatsız edici bir durum da var. Zaten bazı savaşlar, özellikle Orta Doğu bölgesindeki savaşlar böyle bir sonuca yönelik de planlanıyor ve opere ediliyor da olabilir. Çünkü kesin bir zaferden çok, karşı tarafı sürekli zayıf, parçalı, bağımlı, istikrarsız, yeniden düzenlenebilir halde tutmak için başlatılıyor olabilir bu savaşlar. Yani İsrail'in bugün bölgedeki stratejisinde bu mantığın izleri net bir şekilde görülüyor. Yani Gazze'de, Lübnan'da, Suriye'nin güneyinde, İran dosyasında. Amaç her zaman hani klasik anlamda nihai çözüm gibi değil. Daha çok işte o tehdit kapasitesini sürekli azaltmak, tehdit olarak gördüğü rejimi ya da toplulukları yani insanları baskı altında tutmak.
İE: İran da aslında aynı şeyi yapıyor kendi proksileri eliyle, değil mi?
ÖG: Evet, evet. Yani bu çevrelerindeki aktörleri parçalı ve baskı altında tutmak ve bölgenin siyasi ufkunu da böyle güvenlik merkezli biçimde yeniden tanımlamak için de aslında bu savaş halleri oluyor.
İE: Niye kalıcı bir çözüm arayışı yok?
ÖG: Aslında bizim sanırım beklentilerimizle ilgili bir şey. Çünkü çatışma çözümlerini bu eski dünya örnekleri üzerinden karşılaştırıyoruz. İşte böyle 90'larda, 2000'li yıllarda, ki büyük barış süreçleri genellikle işte böyle daha kapsamlı anlaşmalar; uluslararası garanti; silahsızlanma; siyasi entegrasyon; hakikat yüzleşme mekanizmaları; yerel temsil; uzun vadeli bir takım uygulamalar üzerine kuruluydu. İşte Kuzey İrlanda'dan bahsederiz hep, Kolombiya'dan, Güney Afrika'dan.
Bunlar barışın ne kadar çok boyutlu bir mimari gerektirdiğini gösteren örnekler. Tabii ki bu süreçlerin hiçbiri kusursuz değil. Yani bu bahsettiğim süreçler hani hep bizim çatışma çözümü konuştuğumuzda örnek gösterdiğimiz süreçler. Her birinde her zaman çatışmaların çözüldüğünü ama çatışmanın işte ne bileyim mesela Güney Afrika'da ekonomik eşitsizlik, sosyal adalet gibi başka bir zeminde farklı şekillerde yaşanmaya devam ettiğini falan görebiliyoruz. Ama yine de bu örnekler bize şunu gösteriyor: barış sadece silahların susması değil, barış bir mimari. Yani barış bir kurum ister; hukuk ister; temsil ister; güvenlik sektörü reformu ister; ekonomik yeniden inşa ister; toplumsal meşruiyet ister falan.
Bugünkü süreçlere baktığımızda da yani ateşkes var, ateşkesler üzerinden konuşuyoruz ama bir siyasi çözüm yok, normalleşme var. Ama ana mesele -orada duran- çözülmemiş. İşte silahsızlanma var, Türkiye'ye geliyorum, ama toplumsal barış eksik.
İE: Aynen, aynen.
ÖG: Dış arabuluculuk var ama yerel meşruiyet… yok. … yönetimi var ama demokratikleşme yok. Yani bu fark önemli gibi geliyor bana. Bugün daha dar, daha kontrollü, daha güvenlik merkezli bir barış ya da çatışma yönetimi ortaya çıkıyor. Yani çatışma yönetimi aslında bizim konuştuğumuz…
İE: Çok doğru, evet.
ÖG: Çatışma çözümü değil. Kapsamlı barış anlaşmaları yerine, hani literatürde okuduğumuz daha parçalı ateşkesler var. İşte güç paylaşımı ya da temsiliyet, kurumsal reform yerine güvenlik yönetimi var daha. Çok güvenlik odaklı bir yönetim var. Kontrollü geçişler var. Toplumsal meşruiyet yerine işte liderler, elitler, teknik komiteler üzerinden yürüyen müzakereler var.
Bunlar gerekli olabilir de hatta bazen çoğu durumda ilk adım olarak hayat kurtarıcı da olabilir. Ama yeterli değiller çünkü çatışmayı yönetilebilir hale getirmiş oluyoruz. Yani bir dönem bizim sivil toplum çalışmalarında da işte “çatışma çözümü” yerine “çatışma dönüşümü” kullanılır oldu. Şimdi ben mesela çatışma yönetimi kullanmayı çok uygun görüyorum. Çünkü çatışmalar çözülmüyor. Çatışmalar….
İE: Aslında bu neoliberal paradigmanın böyle her yere bu managerializmle daldığını görebiliyorsun bir yandan da yani.
ÖG: Devletlerin savaşla birlikte diplomasiyi aynı anda yürütebildiğini konuştuk yani. Ama toplumlar için bu bu kadar çoklu bir oyun, strateji değil. Yani toplumlar savaşı bir maliyet olarak yaşıyorlar. Sıradan insanlar için savaşlar, çatışmalar hayatın kesintiye uğraması. Yani ben de İran Savaşı başladığında Katar'daydım ve ilk 10 gün, 12 gün Katar'da kaldık ailecek. Çok hafif bir savaş hali tabii ki. Diğerlerini..yani Filistin'le ya da başka bir yerle, Ukrayna'yla yani karşılaştırmak mümkün değil.
Okulun kapanması demek, işlerin durması demek, en güvenli hissettiğin yer olması gereken evin güvenli olmaması demek. Ülke dışına çıkamaman demek, hava sahasının, kara sahasının kapanması demek. Ve daha uzun, orta uzun vadede işte gıda, enerji fiyatlarının artması, çocukların kaygı içinde büyümesi. Yani bir çeşit süreklilik kaybı demek insanlar için, toplumlar için.
Toplumlar pasif değiller yani çok hızlı biçimde, çok yeni şartlara uyum sağlayabiliyorlar. Bunu söyleyince de aklıma ilk gelen örnek Suriyeli mülteciler yani. Savaştan kaçan milyonlarca insan Türkiye'de kendilerine yeni bir hayat kurdu. Her şeye rağmen şu an ülkelerine geri dönme ihtiyacı bile duymadan yaşamaya devam ediyorlar yani, bir çeşit. Ve yani insanlar hani bir şekilde alternatif dayanışma ağları kurabiliyorlar. Aile düzenini yeniden organize ediyorlar. Eğitime başka şekillerde devam edebiliyorlar. Göç yolları oluşabiliyor. İşte komşuluk, akrabalık ilişkileri devreye girebiliyor. Yani bir anlamda sistem çok zor ve adaletsiz koşullarda bile kendini yeniden kuruyor.
Hatta o korkuya bile alışıyorsun. Benim 9 yaşında oğlum bu İran Savaşı'nın ilk 2-3 gününde her atılan füzeyle işte camlar titriyor. O bu çok korkuyor işte bize sığınıyor falan. İkinci, üçüncü günde artık hani korkmamaya, alışmaya başladı. Hatta böyle bazen gündüz olmuyordu bu füzeler ve o interceptionlar. “Aa bugün olmadı” diye bir şey olacak ve evdeki rutinimiz bozulacağı o kadar alışmışız ki olmayınca böyle bir garipsiyoruz falan. Yani bir şekilde sistem dediğim gibi kendini yeniden kuruyor.
İE: Türkiye meselesine de birazcık değindin ama biraz açmanı rica edeceğim. Çünkü Türkiye'de de bir barış sürecinin yürüdüğü söyleniyor ama daha öncekinden çok farklı. Bahsettiğin yeni paradigmanın bir parçasıymış gibi geldi bana söylediklerinden ama biraz daha açmanı rica edeceğim.
ÖG: Evet yani ben o Francesca'yla birlikte konuştuğumuz o webinarda da biraz kendi barış sürecimize bağlamaya çalışmıştım bütün bu paternleri. Yani bölgedeki savaşın, barışın, ateşkesin değişen anlamlarını. PKK'nın silah bırakması, barış süreci olarak başlayan sürecinin çözüm süreci, barış süreci…. Bu sadece Türkiye iç siyaset açısından değil daha geniş bir yerden okunmalı. Bunu herkes söylüyor, ya biliyoruz zaten. Ama aynı zamanda bu süreç bize bugün geldiğimiz noktada, yani 2026'da koyalım tarihi de, çatışmaların artık nasıl yönetildiğine dair de önemli ipuçları veriyor.
Az önce konuştuğumuz gibi yani savaş, barış, ateşkes arasındaki çizgiler artık çok net değil.
Aslında biz şu anda yapılan açıklamalardan hepimizin anlamaya çalıştığı soru şu an bugün bile bu Türkiye'de PKK'nın silahsızlanmasıyla başlayan süreç sadece yönetilebilir hale mi gelecek? Yoksa zamanla hukuk siyasi zemin de daha kalıcı bir çözüme mi dönüşecek? Yani buna bakıyoruz, bunu okumaya, anlamaya çalışıyoruz. Siyasi aktörler de böyle. Biz de hani bu süreci izleyen kişiler olarak, biz uzmanlar olarak belki. Belki toplum başka şekillerde bakıyor. Toplum biraz daha hala korkularla; endişelerle; ne getirecek; ne götürecek hesaplarıyla ya da belki biraz daha ideolojik yerlerden bakıyor.
Şimdi bugün bu içinde bulunduğumuz barış sürecini farklı düzeylerde okumak mümkün. İşte bölgesel güvenlik düzeyi var, hepimizin bildiği. Türkiye'nin iç siyaseti düzeyi var ve bir de sürecin teknik hukuki yönetimi düzeyi var. Birinci düzeyde, yani bölgesel düzeyde, bütün bu hani benim baştan beri örnek verdiğim bölgedeki çatışmalar; İran; Irak; Suriye'deki gelişmeler, özellikle de İran Savaşı, bu süreci, yani Türkiye ve PKK arasındaki süreci neredeyse durma noktasına getirdi. Çünkü Ankara, hem İran ve Irak'taki Kürt grupları yakından izlemeye başladı hem de bu bölgesel istikrarsızlık nedeniyle cesur yasal siyasi adımlar atmak konusunda isteksizleşti. Ama aynı durum örgüt açısından da geçerli.
PKK da böyle bir bölgesel ortamda silahsızlanmanın neye dönüşeceğini görmek istiyor. Ve dolayısıyla yeni güvenlik riskleri üreten İran Savaşı ile birlikte, güvenceleri -yani tam silahsızlanma sonrası- hukuki güvenceler, siyasi kanallar ya da diğer bölgesel koruma mekanizmaları nasıl olacak? Bu sorular önem kazanıyor örgüt içinde ve daha örgütü bu sorular ve bu bölgesel istikrarsızlık daha fazla güvence aramaya itiyor. Yani Kandil'in son birkaç haftaki açıklamalarında da bunun izi çok net görülüyor zaten.
Ve dolayısıyla bu süreç bir silahsızlanma meselesi, bir çözüm süreci gibi görülse de aslında çok daha geniş bir güvenlik ve zamanlama pazarlığına dönüşüyor. Ankara işte doğrulanabilir silahsızlanma görmek istiyor. Örgüt de silahsızlanmanın ardından nasıl bir hukuki siyasi zemine geçileceğini görmek istiyor. Ve bu karşılıklı bekleme hali de derinleşiyor ve belirsizlik artıyor.
Türkiye iç siyasetine baktığımızda da 2012-2015 çözüm sürecinden farklı bir süreç bu. 2012-2015'teki süreçte daha fazla demokratikleşme; yeni anayasa; müzakere; toplumsal normalleşme çözüm dili vardı. Bugünkü süreçte ise daha böyle kontrollü, daha devlet merkezi, daha güvenlik hukuk odaklı ilerleyen bir süreç var. Bu tabii ki sürecin başarısız olacağı anlamına gelmiyor.
İE: Yok öyle kastetmedim zaten.
ÖG: Kesinlikle değil. Hatta daha belki sınırlı, daha teknik hedefler belki süreci daha da uygulanabilir kılabilir. Ama bunun bedeli toplumsal sahiplenmenin zayıf kalması olur.
İE: Benim sorularım hep orada. Çünkü dediğin gibi yani devletler anlaşınca barış bir anda gelmeyecek ki! Bu toplumların birbirine güvenmesi; ilişkiler kurması; kız alıp kız vermesi; birlikte iş yapması; aynı okula çocuklarını göndermesi nasıl olacak? Yani kimse bunları düşünmüyor gibi geliyor bana.
ÖG: Yani ben bir yazı yazıyorum şu anda. Meclis Komisyonu'nun çalışmalarıyla ilgili. Eski metinlere bakıyordum. Özellikle bizim TESEV döneminde Kürt meselesiyle ilgili yaptığımız çalışmalara.
İE: Ütopik geliyor değil mi?
ÖG: Çok farklı bir dil o. Metinler böyle bugün garip geliyor onları tekrar kullandığımız dil.
İE: Halbuki sadece 10 sene önce.
ÖG: Evet. Şimdiki Meclis Komisyonu'nun raporuna bakıyorum. Orada daha böyle toplum adına devlet tarafından çıkmış bir metin, bir diskur var.
İE: Öbürü ise tam tersi.
ÖG: İnanılmaz yani toplumun içinden çıkan ve çok daha ileri düzeyde demokratikleşme, kapsayıcılık, insan hakları, özgürlükler içeren bir dil var. Çok daha empatik bir dil var falan.
İE: Ama hiç bitmeyen bir geçiş. Mesele biraz orada yani gibi geliyor söylediklerinden.
ÖG: Ve de bir toplumsal tepki yönetme ihtiyacı var. O nedenle belki bu kadar hızlı ilerlemiyor. Böyle geniş bir demokratikleşme iddiası kesinlikle yok zaten. Daha çok risk yönetimi ve böyle bir güvenlik doğrulaması mantığıyla ilerliyor. Yine de hani hala liderler tam olacak mı olmayacak mı diye düşünürken, işte Erdoğan en son sürecin çok pozitif atmosferde ilerlediğini söyledi. İşte Bahçeli çıktı, Öcalan'a süreçte bir “tanımlı resmi rol“ verilmesinin önemini vurguladı. Ve süreç tam çıkmaza girildi denildiği noktada süreci taşıyan liderler, yani siyasi riskini de taşıyan liderler, çıkıp olumlu açıklamalar yapıyorlar. Yine de bu süreç şu an tamamen güvenlik ekseninde yürüyor.
Yani bu işte geri dönüşler; bizim seninle hep konuştuğumuz geri dönecek olanların siyaset yapma hakkı; işte cezaevleri; ifade özgürlüğü; örgütlenme özgürlüğü; yerel yönetimler gibi başlıklar netleşmeden silahsızlanmanın nasıl tamamlanacağı konusundayız. O aşamadayız şu anda.
İE: Çok Hobbes vari bir yerdeyiz yani. Güvenlik olmadan hiçbir şey olmaz, eyvallah. Bu sefer de güvenlik her şeyi ele geçirdiğinde başka hiçbir şeye yer kalmıyor. Yani paradigma kaydı.
Bir yandan Ankara'da -hem devlet aktörleri hem siyasi aktörler- çok netler. Yani bu süreç bir demokratikleşme hareketi olarak ortaya çıkmadı. Bu süreç, bir bölgesel istikrarsızlık senaryosu üzerinden ortaya çıktı. Yani işte devleti reforme etme, demokratikleşmeyi getirme gibi gibi motivasyonlar da çıkmadı. Ama bir yandan da işte bu bölgesel istikrarsızlık üzerinden kurulan bu barış motivasyonu aynı zamanda sürecin çok ciddi bir zayıf halkası. Çünkü yani o bölgesel istikrarsızlık devam ediyor. Ben bu süreci şu aşamada “kontrollü geçiş” olarak tarif ederim. Çünkü bu geçişin kısa vadeli hedefi çatışma maliyetini düşürmek Türkiye için. Bu zaten komisyon raporunda da çok üzerinde durulan bir konu. Ve o raporda bayağı buna özellikle yer verilmiş. Silahlı kapasiteyi tasfiye etmek, sınır ötesi riskleri azaltmak. Yani sınır ötesindeki örgütün Türkiye aleyhine çalışmasını, bu bölgesel savaşlarda yer almasını engellemek.
Ve süreci de hukuki bir çerçeveye sokmak. Bu gerçekçi bir hedef olabilir ama bunun barışa dönüşmesi için teknik silahsızlanmanın ötesinde,- siyasi ve hukuki entegrasyon gerekiyor. Çok normatif olmadan şunu söylemek mümkün belki, eğer süreç sadece güvenlik doğrulaması, sınırlı yasal düzenlemelerle kalırsa, evet çatışma kapasitesi azalabilir. Ama Kürt meselesi çözülmüş olmaz. Kürt meselesinin çözülmesi için yasal reformlar; siyasi katılım; yerel yönetim meselesi; -artık ezberlediğimiz o liste- ifade ve örgütlenme özgürlüğü; geri dönüş mekanizmaları; toplumsal güven inşası bunlarla desteklenmesi gerekir. O zaman silahsızlanma daha kalıcı bir siyasi dönüşüme evrilebilir. Artık bugün en azından Türkiye için çatışma azalıyor mu sorusunu sormak yetmiyor. Daha somut sorular sormak gerekiyor.
İE: Toplumsal barış inşasından bahsediyorsun aslında.
ÖG: Evet, ne tahayyül ediliyor? Ve yani Kürt meselesi yönetilebilir bir halden, çatışma halinden, yine aynı konseptleri kullanacak olursak, daha hukuk ve siyaset zeminine taşınabilecek mi? Bugün geldiğimiz noktada bunun cevabı henüz belli değil. Bu arada çok da hayalperest olmamak lazım. Bence bu bütün podcastta yaptığımız sohbet bize şunu söylüyor: İçinde bulunduğumuz bölgesel ve küresel ortam, büyük ve kapsayıcı barış projeleri için çok elverişli bir ortam değil.Savaşlar yayılıyor; ateşkesler kırılgan; devletler güvenlikçi ve kendi çıkarlarına düşünüyor; toplumlar yorgun, çok yorgun. Çünkü belli bir bölgede yaşanan çatışmaların etkileri sadece o bölgede yaşanmıyor. Bağlılığı, bağımlılığı tek bir dünyada her yerde hissediliyor. Yani bir anda Türkiye'deki süreçte en demokratik, en kapsamlı, en toplumsal bir barış projesine dönüşecek gibi bir okuma da yapmak çok gerçekçi olmayabilir.
Ama yine de gerçekçilik ayrı bir şey. Barışın ne gerektirdiğini konuşmak ve bunu konuşmaktan vazgeçmemek de ayrı bir şey. Aslında Kürt meselesini ve bu içerideki barış sürecini konuştuk ama bir başka konu da Ermenistan'la ilişkiler, yani Türkiye-Ermenistan ilişkileri. Ermenistan ilişkilerine gelmeden, Ermenistan-Azerbaycan örneği de aslında bizim ilk başta konuştuğumuz derslerden biri. Yani 2023'te Karabağ üzerinde Azerbaycan askeri kontrolünü yeniden tesis etti.
İE: Kurdu, evet.
ÖG: Ve barış anlaşması metni üzerinden bir ilerleme sağlandı. Bir askeri zaferin üzerine. Fakat burada da başka bir “pattern”dan bahsediyoruz. Yani askeri zafer de meseleyi bitirmek anlamına gelmiyor. Hala bir yerinden edinme, orada da işte…
İE: Boşaltılan yerler, evet.
ÖG: Hafıza meselesi açık dosyalar halinde bekliyor. Bunun devamında işte Türkiye-Ermenistan hattında da olumlu ama sınırlı adımlar var. Türkiye-Ermenistan'la doğrudan ticarete kolaylaşan bir kısıtlamayı yeni kaldırdı. İşte uçuşlar başladı öncesinde. Bunlar olumlu gelişme. Sınır hala kapalı ama açılacak.
İE: Açılacak beklenti o yönde. Okuyorum hep. Sınır kasabalarında bir hazırlıklar var galiba.
İE: Aslında biraz Trumpvari bir şey işte. Şurada bir Riviera yaratalım, burada ticaret yapsın, para kazansınlar. Ondan sonrası gelir gibi. Kısmen doğru da tabii ki yani insanların normalleşme yaşadıkça güven ilişkisi inşa edebilecekleri. Ama bir yandan da acılar var. O tarihsel birikim var, hafıza var vesaire. Onlar da böyle karşılıklı para kazanınca hemen yok olmuyor. Çok uzun yaşanan şeylerde bunu bu kadar kolay yapmak ya da herkesin yaptığı bir şey haline gelmesi mümkün olmuyor.
Çok çok teşekkürler. Biraz yaşayıp göreceğiz. Bakalım bu paradigmayla nereye varacağız hem Kürt meselesinde hem Ermenistan'la olan ilişkilerde.
Tekrar çok teşekkür ediyorum Özge, Anlaşabiliriz’de yer aldığın için.
ÖG: Ben teşekkür ederim. Çok sağ ol İdil.
İE: Özge Genç, Türkiye'de İstanbul merkezli TSEV ve Podem gibi önde gelen düşünce kuruluşlarında araştırma direktörlüğü ve idra kurulu üyeliği yaptığı UNDP, FAO ve Katar Foundation gibi uluslararası kalkınma kuruluşları için demokratik yönetişim, parlamenter gözetim, güvenlik sektörü reformu, sivil toplumun politika süreçlerine erişimi ve etkisiyle çatışma, yerinden edilme ve doğal afetlerden etkilenen toplulukların korunması, geçim kaynakları ve eğitime erişimi üzerine kıdemli danışman olarak çalıştı. Genç'in uluslararası ve ulusal karar alıcılar, siyasi aktörler ve kamuoyuna yönelik araştırmaları, Türkiye'nin Kürt meselesi, din, devlet din-devlet-toplum ilişkileri, adalet ve yargı reformu, anayasa tartışmaları, silahsızlanma, çatışma sonrası geçiş süreçleri ve toplumsal barış gibi başlıklara odaklanmıştır. Uzun yıllara dayanan saha araştırmaları, onu Türkiye’de barış, demokrasi ve güvenlik eksenindeki tartışmaları hem yerel dinamikler hem de bölgesel gelişmelerle birlikte değerlendiren uzmanlardan biri haline getirmiştir.
Halen Katar’da, Doha merkezli Middle East Council on Global Affairs’te araştırmacı olarak görev yapan Genç; jeopolitik, diplomasi, arabuluculuk, Türkiye siyaseti ve dış politikası, insani güvenlik ve Orta Doğu’daki değişen çatışma ve barış dinamikleri üzerine çalışmalar yürütmektedir.
Genç aynı zamanda kültürel diyalog ve kamu diplomasisini güçlendirmeyi amaçlayan Kültürel Diplomasi Forumu – Türkiye ile kadın uzmanların medya, panel ve karar alma alanlarındaki görünürlüğünü artırmayı hedefleyen Sensiz Olmaz Sessiz Olmaz platformunun kurucularındandır.
Anlaşabiliriz'de sekizinci sezonda bir takım değişikliklerle sizlerle birlikte olmaya devam edeceğim. Anlaşabiliriz’i Spotify, Apple, YouTube’ yüklüyorum. Programdan kesitleri Instagram'da bulunan Anlaşabiliriz'in We Can Find A Way adlı hesabından yine paylaşacağım. Bunları LinkedIn ve Blue Sky gibi mecralarda da paylaşıyorum.
Anlaşabiliriz'de eserlerini kullanmama izin veren müzisyen İmre Hadi ve sanatçı Zeren Göktan'a her zamanki gibi çok teşekkür ediyorum.
Tekrar buluşmak üzere.

Politika analisti, araştırmacı
Türkiye ve Orta Doğu’da demokrasi, barış ve güvenlik alanlarının kesişiminde çalışan bir politika analisti ve araştırmacıdır. Türkiye’de İstanbul merkezli TESEV ve PODEM gibi önde gelen düşünce kuruluşlarında araştırma direktörlüğü ve icra kurulu üyeliği yapmıştır. UNDP, FAO ve Qatar Foundation gibi uluslararası kalkınma kuruluşlar için demokratik yönetişim, parlamenter gözetim, güvenlik sektörü reformu, sivil toplumun politika süreçlerine erişimi ve etkisi ile ile çatışma, yerinden edilme ve doğal afetlerden etkilenen toplulukların korunması, geçim kaynakları ve eğitime erişimi üzerine kıdemli danışman olarak çalışmıştır.
Genç’in ulusal ve uluslararası karar alıcılar, siyasi aktörler ve kamuoyuna yönelik araştırmaları; Türkiye’nin Kürt meselesi, din-devlet-toplum ilişkileri, adalet ve yargı reformu, anayasa tartışmaları, silahsızlanma, çatışma sonrası geçiş süreçleri ve toplumsal barış gibi başlıklara odaklanmıştır. Uzun yıllara dayanan saha araştırmaları, onu Türkiye’de barış, demokrasi ve güvenlik eksenindeki tartışmaları hem yerel dinamikler hem de bölgesel gelişmelerle birlikte değerlendiren uzmanlardan biri haline getirmiştir.
Halen Katar’da, Doha merkezli Middle East Council on Global Affairs’te araştırmacı olarak görev yapan Genç; jeopolitik, diplomasi, arabuluculuk, Türkiye siyaseti ve dış politikası, insani güvenlik ve Orta Doğu’daki değişen çatışma ve barış dinamikleri üzerine çalışmalar yürütmektedir.
Genç aynı zamanda kültürel diyalog ve kamu diplomasisini güçlendirmeyi amaçlayan Kültürel Diplomasi Forumu – Türkiye ile kadın uzmanlar…Read More











